Kahin

En büyük medeniyetlerin en derin çukurlara gömüldüğü, insanlığın küflü zindanlara sürüldüğü çağlarda… 

Karanlıktan ellerinde paslı kılıçlar, kanı kurumuş baltalarla çıktılar ve esasında can çekişmekte olan insanlığın acısını dindirmekti en büyük arzuları. 

Yüzü siyaha çalınmış kömür işçileri, göğüslerini gerdiler demir temrenli mızraklara. İğrenerek baktılar şatafatlı muhafızlara ve bir el işaretiyle kasırganın vurduğu cılız otlar gibi savruldular düşmanın üstüne. 

O gün çocuklar ilk kez bıraktılar babalarının kir tutmuş ellerini, en güçlü vuruşlarını yapabilmek için naralarla yürüdüler ve bir bir çiğnediler parlak zırhları, bir bir düştüler sert toprağa, sonbaharda dalından kopmuş sarı birer yaprak gibi.

Bir kaç bin adam… Tarihin gördüğü en küçük, en büyük savaş. 

   

   Bir harabenin giriş katında, her an çökebilecek bir tavanın altında, ihtiyarın gösterdiği derme çatma tabureye oturdu küçük çocuk. Buraya daha önce defalarca gelmesine rağmen “yersiz” olarak adlandırdığı içindeki korkuyu yenmeye muvaffak olamamıştı. Üstünde parça parça, beyazlık yetisini uzun yıllar önce kaybetmiş bol bir elbise vardı, tıpkı ihtiyarda olduğu gibi. 

İhtiyar ile arasında küçük bir ateş yanıyor, ağaç dallarıyla tutturulmuş bakır bakracın içinde kahverengi bir yemek pişiyordu.

Kesif bir rutubet kokusu sarmıştı her yanı, bir köşeye çer çöp parçaları yığılmıştı. 

İhtiyar kalın parmaklarıyla kırçıl sakallarını tararken bir yandan çocuğu süzüyordu. Çocuk bunu fark edince ürktü, korkusunu gizlemeye çalıştı ve tebessüm etti ihtiyara. İhtiyarın kirli, kocaman suratında da bir tebessüm belirdi böylece ve insanın içine korku salan o haşmetli bakışı yok oldu. 

“Korkuyorsun” dedi İhtiyar. 

“Hayır” dedi çocuk. “Korkmuyorum.” 

Sesinin gür çıkmasına özen göstermişti. 

İhtiyar bir sopa yardımıyla ateşi körükledi; ince, gri bir duman dağıldı etrafa. 

 

“Onlardan korkuyorsun. Suyun sahiplerinden.” 

Çocuk bu kez daha öfkeli atıldı. “Hayır! Korkmuyorum!” 

“Korkmalısın” dedi ihtiyar. “Korkusuz cesaret ancak şanlı bir ölüm getirir, zafer değil.” 

Küçük çocuğun yüzünde buruk bir gülümseme belirdi. 

İhtiyar ellerini kavuşturdu. Yüzünün engin kırışıklıklarına nice acıları, hüzünleri ve savaşları gizlemiş olan bu ihtiyar, bu iri adam belki 150 yaşındaydı fakat genç bir delikanlı kadar da kuvvetliydi. 

“Sana bir hikaye anlatacağım” dedi ihtiyar, gür sesi küçük odada yankılandı. 

“Dünyada üç büyük savaş yaşandı. İlkinde insanlar gömüldü toprağa, ikincisinde ise vicdanları. Bu yüzden üçüncü savaş her şeyi yok etti, toprağı ve gökyüzünü. Dünya soğudu.

Geriye kalanlar artık insandan farklı bir şeydi. Bulabildikleri her demir parçasını ateşte erittiler ve silahlandılar. 

Suyu ele geçirenler güç kazandı ve böylece geriye kalanlar prangasız kölelere dönüştüler. Günlük bir bakraç su için yerin yüzlerce metre altında, madenlerde çalıştılar. 

Mağaralarda uyudular ilk insanlar gibi, çiğ et yediler. Oysa suyun sahipleri en yüksek sarayları inşa ettirmişti ve en güzel odunları ve kömürü ayırmışlardı kendilerine. 

Bir gün genç bir delikanlı çıktı yerin altından; kömüre bulanmış suratı ve bir elinde kazmasıyla. Mavi gözleri birer ateş parçası gibi parlıyordu güneşin altında. Onu yerin altına çekmeye çalışanlara dönüp iğrenerek baktı ve korkusuzca yürüdü muhafızların üstüne. Bir an tereddüt etmedi genç adam, tek bir an düşünmedi. Böylece iki kişi daha düştü peşine, arkasından üç kişi, beş kişi, on, yirmi ve otuz. 

Kazmasını iki eliyle kavradı delikanlı ve karşısında dikilen heybetli muhafızın kafasına geçirdi. Böylece anlaşıldı muhafızların ölümlü olduğu, böylece putları aşıp Tanrılarına koştu insanlar, onları boğazlamak ve özgürlüklerini kazanmak için!”

“Bu hikayeyi defalarca dinledim” dedi çocuk sabırsızca. 

“Ama sonunu ilk defa dinleyeceksin” dedi ihtiyar. 

“Madenciler delikanlının etrafında toplandı, kazmalarıyla ve muhafızlardan ele geçirdikleriyle silahlandılar. Suyun sahipleri en büyük ordularını bir bir saldılar üstlerine. Çıplak gövdeler buğday gibi ardı ardına biçildi, kadınlar ve çocuklar cansız birer taş gibi uçurumlardan aşağıya yuvarlandı.”

Hikayenin devamı çocuğun ilgisini çekmiş gibi görünüyordu. “Sonra?” diye sordu.

“Sağ kalanlar korktu ve umutsuzca uzak dağlara kaçtılar. Delikanlının yanında sadece 10 kişi kaldı.”

“10 kişi mi?”

“Evet. 10 inanmış adam.”

“Öldüler mi?”

“Hayır.”

“Yaşanabilir dünyanın tamamını dolaştılar aç ve susuz, yalçın dağları, vahşi ormanları. Aradan yıllar geçti.” 

İhtiyar, küçük çocuğa yaklaştı. “Döndüklerinde yanlarında muhafızların 10 katı büyüklüğünde bir ordu vardı.”

“Peki ya sonra?”

“Suyu ele geçirdiler ve özgür bir dünya yarattılar.”

Çocuk coşkun bir kahkaha koyverdi. “Vay be! Hikayeye bak!”

Sonra birden ciddileşti: “Peki neden bugüne kadar bana hikayenin sonuna anlatmadın?” 

“Her şeyin bir vakti vardır evlat.” Küçük pencereden gökyüzünü işaret etti. “İşte güneş doğuyor” dedi. “Karanlığın vakti böylece son buluyor.” 

Çocuk birden ayaklandı. “Ah! Gitmem gerekiyor, babam neredeyse madenden döner.” 

İhtiyara doğru bir adım attı, ateş birden parladı. Böylece parlak mavi gözlerinde yanmakta olan bir parça alev göründü. 

Kahin, çocuğun başını sevgiyle okşadı ve o odadan koşup çıkarken bakakaldı arkasından bir süre.

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s