SON

Ali Kemal yalnız bir adamdı. Her sabahın yedisinde fırlayarak kalkardı yataktan. Bir akşam öncesinden hazır ettiği ütülü kıyafetleri giyer, ofisin yolunu tutardı. Haftada bir gün tatili vardı çoğu insan gibi. Dışarıdan bakıldığında zengin görünürdü ancak yine çoğu insan kadar kazanırdı; yani parasını tasa etmeden günde bir paket sigara içecek kadar.

Kalın giyinirdi. Şehrinin havası kapalı olurdu her daim; bazen gece vakti başlayan yağmur günlerce hiç durmadan, yavaşlamadan devam ederdi. Güneşi görmek pek nasip olmazdı yani. Şikâyetçi sayılmazdı bu durumdan aksine hoşlanırdı belki. Güneş az biraz yüzünü gösterecek olsa ürkerdi bir parça, şaşırırdı kendi kendine. “Acaba” derdi, “Küçük bir çocukken de ürker miydim güneşten? Çocukluğumun kasabasına da yüzünü göstermez miydi yoksa güneş?”

Çalıştığı ofis epeyce dar bir odaydı. Pencerenin kenarlarından duvar boyunca bir ağacın dalları gibi uzanmış olan küflere alışıktı ciğerleri. O kadar uzun zamandır çalışıyordu ki burada, kaç yıl olduğunu hesap bile edemiyordu. Sanki bu odanın içine doğmuş ve burada büyümüştü. Oysa çocukluğu, anne ve babası, kardeşleri, mahallesi, arkadaşları, ilk sevdiği kız, ilk girdiği kavga uzun bir rüyanın hatırası gibi tutunmuştu belleğine.

Annesini düşünürdü; kırışık ellerini hatırlardı. Kafasındaki soluk yeşil tülbenti, kahverengi gözlerini. Kokusunu düşünürdü; uzun, ince beyaz bir koku. Fazlasını canlandıramazdı kafasında.

Ne zaman ayrılmıştı evinden? Bu kadar az mı vakit geçirmişti ailesiyle? Ne ara 33 yaşına gelmişti? Sanki daha dün küçük bir çocuktu ve sanki on senedir 33 yaşındaydı. Zaman onun için okyanusun ortasında kaptansız bir geminin akıbeti kadar belirsiz ve ürkütücüydü.

İki şehir görmüştü Ali Kemal; birinde doğmuş, diğerinde büyümüştü. Nasıl olduysa aklının bir köşesinde dünyayı dolaşmak hayali yer tutmuştu. Pek haz etmezdi kalabalıktan ama yeni insanlarla tanışmanın nasıl bir duygu olduğunu da merak ederdi içten içe; belki denizi de görürdü. Ah, güneş! Matem elbiselerine bürünmüş dindar bir kadın gibi gözlerinden gerisini esirgeyen parlak güneş… Onu da görmek nasip olur muydu bir uzak ülkede? Korkmadan, ürkmeden… Sıcaklığını hissetmek, anne sevgisinden mahrum kalmış bir çocuğun mahzunluğuyla koynuna uzanmak, günlerini yerin bin metre altında geçirmiş madencinin yorgunluğuyla derin ve kesintisiz uykuya dalmak dizlerinde… Bazı zaman, uzun hayallere kapılırdı Ali Kemal; özellikle de işteyken.

Ne yaşamak istiyordu ne de ölmek. Uçurumun kenarından düşen bir küçük taşa benziyordu; neyin nasıl olduğunu anlayamadan öylece yuvarlanan, kaderini tayin edemeyen küçük bir taş.

Bir ofis arkadaşı vardı; adı Turgut. Gün boyu iki adımlık odada çalışırlar ancak yine de fazla muhatap olmazlardı. Garip bir adamdı Turgut; gerçek hayatta var olmaması gereken bir adam. Her gün hiç şaşmadan öyle özenle çalışırdı ki, bazen onun nefes alıp veren bir varlık olduğundan şüpheye düşerdi Ali Kemal. Yemek yediğine pek rastlamazdı, sigara da içmezdi. Kokusundan iğrenirdi; her sabah ofise girdiğinde yüzünü buruşturmasından anlardı Ali Kemal.

Yadırgardı bu adamı; yıllarını aynı odada geçirdiği bu adam kimdi? Bu odanın dışında bir hayatı, canlılık emaresi var mıydı bu adamın? Hayallere, mutluluk ve acılara sahip miydi? Çöpün yanından geçerken, yemek arayan köpeğin başını okşar ya da ona bir tekme savurur muydu umarsızca; tıpkı diğer insanlar gibi? 

Şişman bir patronu vardı. Göbeği ceketinin iki ucunun kavuşmasına müsaade etmezdi. Odası geniş ve düzenliydi. Öğle vakti gelir, Turgut’a kısa bir bakış atar ve ördek adımlarıyla odasının yolunu tutardı. Ali Kemal’e dönüp bakmazdı bile. Hiç konuşmazdı, ne ilginç. Şu işi şöyle yapın bile demezdi.

Dünya gerçek dışı görünüyordu gözüne. Elini uzatsa beton duvarın ardına geçecekti sanki. Ucuz bir dekorun ortasında kendisini beğendirmek için tüm hünerlerini sergileyen bir palyaçoya benziyordu.

Ne için yaşıyordu Ali Kemal? Geçmişinde neydi ve yarın ne olacaktı? Bu küflü odada tüm gün ne iş yapıyordu? İşte bir gün bu sorunun cevabını merak etti.

Bir önceki gün rafa yerleştirdiği dosyayı aldı eline ve karıştırmaya başladı. İlk önce kendi el yazısını tanır gibi oldu. Ancak sayfalar geçtikçe yazı anlamsızlaşmaya başladı. Dün saatlerce üstünde çalıştığı dosya şimdi küçük bir çocuğun karalama defterine benziyordu. Dosyayı masaya bıraktı; raftan bir başkasını aldı ve sayfaları hışımla değiştirmeye başladı. Ali Kemal o anda kazmasıyla toprağa son vuruşlarını yapan bir defineciydi. 

Raftaki son dosyayı başının üstünden fırlatırken titreyen ellerine hakim olmaya çalıştı. Sırtını duvara dayadı, dalından düşen bir meyve gibi vücudunu yere bıraktı.

Tam karşısında oturan Turgut her zamanki gibi daktilonun başındaydı ve sanki onu görmüyordu. Öylece daktilo kağıdına bakıyor, ellerini tuşlarda yavaşça gezdirirken aniden birkaç sert vuruş yapıyordu. “Ne oluyor Turgut?” diye mırıldandı. Kaşının kenarından bir damla ter süzüldü; hızlıca çenesini dolaştı ve yere düştü. Turgut onu duymadı. Ali Kemal bu kez daha önce hiç bakmadığı gibi baktı bu adama.

Hayır, hayır. Bu keskin bakışlar, gergin kısa bekleyişler günlük bir rutine ait değildi. Bu coşkuyla dans eden parmaklar bir muhasebe hesabı tutuyor olamazdı; hayır, bunlar bir piyanistin ellerine benziyordu daha çok. Evet; notalarıyla gündüzü geceye ve geceyi gündüze çeviren bir piyanist…

“Turgut” diye bağırdı. Ellerini yüzüne götürdü ve dizlerinin arasına kapandı. Bir hıçkırık yankılandı odanın duvarlarında.  

Turgut sağ elini bir orkestra şefi edasıyla havaya kaldırdı, bir süre öylece bekledikten sonra ardı ardına tuşlara vurmaya başladı. Daktilonun mekanik sesi her yankılandığında karanlık oda bir parça aydınlandı. Ali Kemal ensesinden vücuduna yayılan bir sıcaklık hissetti. Ölüyorum, diye düşündü. Korkuyla titredi. Parmaklarını yavaşça araladı; güçlü bir ışık kamaştırdı gözlerini. Elini ışığa doğru siper ederek dizlerinin üstünde doğruldu. Gözyaşlarını silerken yüzüne bir parça tebessüm yayıldı:

Güneş tüm kudretiyle karşısında duruyordu.

Ağzından şu kelimeler döküldü:

“Ne gaddar bir Tanrı! Beni hayallerinde bile karanlığa mahkum etti.”

Cengiz Baykurt

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s