Karanlığın Fısıltısı

Karanlığa mahkum edilmiş bir sokak… Birbiri sıra dizilmiş küçük evlerde yaşamın başlangıcından beri bir ölüm sessizliği hüküm sürüyor. Bu sokakta insanlık bir yana, canlı yaşama dair güçlü bir emare söz konusu değil. Bu sebeple, terk edilmiş gibi görünen siyah kiremitli evden yükselen çığlıklar, alışılmışın dışında olan her şey gibi evlerin geri kalanında gereksiz ancak kuvvetli bir korkuya neden oluyor. Dolunayın aydınlattığı pencerelerde belli belirsiz karaltılar seçiliyor.

Suratı ter içinde kalmış bir kadın acılar içinde bağırıyor: “Beni öldürecek!”

İki yana açtığı bacaklarının arasında korkunç suratlı bir ihtiyar, kafasından kavradığı küçük canlıyı bir hamlede dışarı çekiyor ve böylece kadının haykırışı son bir kez yankılanıyor odada. Gaz lambası eşsiz fırçasıyla, olan biteni anbean pencerenin kalın perdesine neşrediyor.

Ebe, çocuğu ışığa doğru kaldırınca, taze kanın sarmaladığı pembe bir vücut tüm gerçekliği ve çirkinliğiyle meydana çıkıyor. Kadın, vücudundan ayrılan bu canlıya irkilerek bakıyor. Ebe Kadın, bebeği terli göğsüne bırakırken başını diğer tarafa çeviriyor ve soruyor: “Neden ağlamadı?”

“Merak etme” diyor Ebe Kadın. “Önünde uzun bir yaşam var. Ağlamak için yeterince zamanı olacak.”

Ebe Kadının bu yoksul evden alacak hiçbir şeyi yok. Tanrıların gazabından çekindiği için böyle bir isteği aklına bile getirmiyor. Kutsal bir iş yaptığını düşünerek övünüyor ancak ruhunun köklerinde az da olsa tutunmayı başarmış aç gözlülük yüzünden bir iyi niyet cümlesi de dökülmüyor dudaklarından.

Ayak sesleri uzaklaşırken derin bir nefes alıyor. Bu tek göz evde bir başına yaşamaya alışıkken, şimdi kucağındaki davetsiz misafirin gelişiyle acı bir yalnızlık hissetmeye başlıyor. Kendisi yaşamak istemezken, bir başka canlıyı böylesi bir yaşama mahkûm etmenin suçluluğunu hissediyor. Ben bu sokağın karanlığına ömrümce alışamadım, diyor içinden. Peki ya senin gibi savunmasız bir çocuk… Özür dilerim… Senin bu sokakta hiç arkadaşın yok. Sana güzel bir yaşam veremem çocuk. Ancak ayakta kalabilmen adına bütün acılarımı cömertçe sereceğim önüne. Böylece annelik görevimi yerine getireceğim ancak öldüğüm vakit sen yine de kötü bir kadın olarak hatırlayacaksın beni. Böylesi ne büyük bir acı… Tanrım…

Karanlığın içinden bir fısıltı duyuluyor, gaz lambasının alevi titriyor.

“Fatma…”

Duymazdan geliyor kadın. Farkında olmadan kollarıyla sarmalıyor çocuğu. Ses tekrarlıyor: “Fatma… O, bizim çocuğumuz mu?”

Kadın titriyor.

“Evet” 

Karaltı yaklaşıyor, çocuğa doğru eğiliyor. “Ne de güzel. Keşke ben de onu görebilseydim.”

Fatma, bakışlarını yerden kaldırmadan soruyor: “Geri gelecek misin?”

“Bilmiyorum Fatma… Bilmiyorum… Sanırım gelemeyeceğim. Buradan çıkış yok gibi gözüküyor. Ama üzülme…” Yeniden çocuğa dönüyor. “Adını ne koydun?”

“Bir adı yok.”

“Ona bir ad koymalısın. Ama sakın benim adımı koyma. Babanın ve onun babasının adını da koyma. Hatta ne benden ne de bir başkasından bahsetme ona. Sen, onun tek gerçeği olmalısın. Bu çocuğun, ömrünce bir karanlığın peşinden sürüklenmesini istemiyorum.”

Fatma, daha fazla dayanamadı; kaşlarını düşürdü, yalvaran bir bakışla karaltıya döndü: “Ona adını sen vermelisin. En azından bu kadarını yapmalısın onun için. Sonra, söz veriyorum ona senden bahsetmeyeceğim.”

“Beni üzüyorsun Fatma. Biliyorsun ki ben bu çocuk için yaşadım ve öldüm. Yaşayamadığım her şeyi o yaşasın istedim.” Sessizlik oldu. Karaltı içini çekerek devam etti: “Bir büyük savaş verdim. Kazanmak imkansızdı belki. Ama…” Durdu. Ağlamaklı bir sesle konuştu: “Ama düşmanı zayıflattım Fatma… Bu çocuk bir yumrukta devirsin diye onu zayıflattım.”

“Karanlığın peşinden gitsin istemiyorum, demiştin. Bencillik ediyorsun. Onu bir asker gibi ait olmadığı bu savaşa sürüklüyorsun.”

“Hayır, hayır… Bu çocuk karanlığın değil, aydınlığın peşinden gidecek. Hem de kendi isteğiyle. Göreceksin. Ben ve yoldaşlarım birer hiç olarak öldük. Üzgünsün, biliyorum. Ancak bu çocuk hiçliğe bir anlam verecek. Anlıyor musun? Bizim sessiz ölümümüz onun ruhunda bir deli volkan olacak. Ve üç yüz yıl sonra, her birimizin kemikleri toprağa karışmış iken, iyiliğe ve güzelliğe dair her şey, bu çocuğun yabancı dudaklarda dolaşan adında yaşayacak.”

Karaltı, rüzgarın dağıttığı bir duman parçası gibi kayboldu. Fatma’nın gözleri ileride tahta döşemenin üstünde duran kuru ekmeğe takıldı. Acıdan akan gözyaşlarının suratında bıraktığı kurumuş izleri sildi elinin tersiyle. Sonra yeniden ağlamaya başladı. Bunlar kederin gözyaşlarıydı… Yüreğinden gelen, insani bir istekle dökülen kutsal yaşlar… Bebeğine sarıldı; yanağına bir öpücük kondurdu. “Ne olursa olsun… Ne olursa olsun sen benim her şeyimsin.” İçinden tekrarladı: Sen benim her şeyimsin… Yaşamı boyunca hiçbir şeyi olmayanlar için ne kıymetli bir söz…

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s