Deli Rıfat | Öykü

Zor iştir yaşamak, bilirim. Tecrübe etmek yanlışına düştüm bir zaman. Peki, düşünmenin zorlukları? Yaratılmamış dünyalarda, var olmamış ruhlara dokunmanın… Ardından acımasız bir silkinişle uyanmanın… Böylesi ne sancılı ve rahatsız bir uykudur Tanrım.

Hamide hemşire göğsünü gere gere yürüyor koridor boyunca. Ona kalırsa sırtındaki beyaz üniforma, etrafını saran bu tek tip yığından farklı görünmek için yeterli değil. Onlardan üstün olduğunu, onların aksine tamamen kendi isteğiyle burada bulunduğunu anlatmaya çabalıyor. Minik, renkli hapları saman balyaları gibi sürüyor önümüze. Her hayvan bakıcısı gibi derimizin renginden, gözlerimizin akından sağlıklı ya da hasta olduğumuz sonucuna varıyor. Her gün minnetle sağıyor muhtaçlığımızı: verim ne kadar yüksekse o kadar memnun…

Sizleri bir tiyatro oyununa götürmek istiyorum. Her biriniz benim davetlilerimsiniz. Ancak öyle ki, bu tiyatroyu sonuna kadar seyretmek mecburiyeti vardır. Aksi, oyuncuların terine, renkli dekorlara ve bunca emeğe saygısızlık olacaktır. Bu tiyatronun oyuncuları oyun, kurgu nedir bilmezler. İnsanın karşısına kaç kere gerçek bir “oyun” seyretme şansı çıkar? Dinleyin o halde.

Hikâyeler yağmurlu bir sonbahar gününde başlar. Ölümler, kara bulutlar altında gerçekleşir. Varoluş sancısı insanın yüreğini soğuk bir kış akşamında, alev alev yanan şöminenin karşısında yakalar. Özür dilerim: Her halimle o kadar uyumsuz, o kadar aykırıyım ki dünyanıza, benim küçük hikâyem güneşin insanı kavurduğu, yapış yapış bir öğlen vakti başlıyor. Bana kalsa hikâyelerin giriş kısmı gereksiz yere uzatılır. Ben bunu okuyucuyu bilgilendirme, alıştırma gayretinden ziyade öyküyü olabildiğince uzun tutma telaşı olarak görüyorum. Hangi yazar hikâyenin bu kısmını şevkle kaleme almıştır, değil mi? Peki, hangi okur bu bölümü sıkılmadan, hikâyenin geri kalanında olduğu gibi istekle okumuştur? Reklamları sevmeyiz. Hele bizim oralarda hiç mi hiç sevilmez: Hikâyenin, ince belliden bir bardak çay içimi kadar vakti vardır. Laf biraz uzayacak oldu mu, dinleyici canhıraş atılır: “Sadede gel hemşerim, sadede!”

Merak buyurmayınız, kendi hikâyemi anlatacak değilim. Bir seyirciye yakışır şekilde yalnız ve yalnız gördüklerimi anlatacağım.

Öğlen vakti… Karşımda Deli Rıfat oturuyor. O, beni görmüyor, başka bir iş ile meşgul. Anlatacağım. Ha, bu arada… Eğer beni göreniniz varsa, beni seyretmek bahtsızlığına düşeniniz… Belki bir gün bana anlatırsınız.

Deli Rıfat… Satranç oynuyor. Bir başına… Düşünmeden, acemice ileri sürüyor taşlarını. Ancak sıra rakibe gelince uzun uzun düşünüyor, elini traşlı kafasında gezdiriyor bir vakit. Her zaman olduğu gibi siyah taşları seçmiş. Belki onun için farkı yok, belki de karşısındaki beyazlarla oynamayı seviyor. Akıl hastanesinde yatan bir adama deli lakabı takmak ilk olarak hangi delinin aklına geldi bilmiyorum. Nasıl oldu da Rıfat’ın “deli” lakabı birden sevildi, alışıldı, bilmiyorum. Literatürde her ferdinin deli olduğu bu akıl hastanesinde bir delinin çıkıp bir başka deliye “deli” lakabını takmasında aklın çözemeyeceği bir yaratıcılık ve mizah anlayışı var. Ne olursa olsun, Deli Rıfat’ın her öğlen saati heyecanla satranç tahtasının başına oturması bir şey anlatıyor. Karşısındaki sandalyeyi utangaç geri çekmesi… Taşları yavaşça, yeniden yaratıyormuşçasına bir dikkatle elinden geçirmesi ve özenle karelerin tam ortasına yerleştirmesi… Sonra boş sandalyeye bakıp gülümsemesi… Her şey bir hayalden mi ibaret? Peki ya alnında biriken terler? Kafasını satrançtan her kaldırışında gözlerinde beliren ışık?

Rıfat bu satranç müsabakasında hep yenilen taraf olur. Ve her oyunun sonunda dudağının kenarında bilgiç, şefkatli bir gülümseme belirir. Çok zaman düşündüm. Kim oturuyor bu adamın karşısında? Belki bir kadın, belki bir evlat… Kesinlikle bir ölü… Ruhen veyahut bedenen… Ancak ya bir kadın ya da evlat… Bir ihtimal kıymetli, safça bir dost… Başka türlü, yenilgiden mutluluk çıkar mı? Hem de her gün, bıkmadan usanmadan…

Satranç oynamadığı vakitlerde söyleniyor; fısıltı halinde anlaşılmaz bir kavga veriyor kendi kendine. Sararmış parmaklarının arasında kötü sarılmış yamuk bir sigara var her daim. Buradaki çoğu insan gibi sigaranın iyisi ondan da esirgeniyor. Parası yok Rıfat’ın. Kimin parası var ki zaten…

Burası bir hastane ve biz hastalar sabahtan akşama kadar sigara içiyoruz. Ses edilmiyor, çünkü tütünün hastaları rahatlattığına inanılıyor. İyileştirmiyor, yalnızca rahatlatıyor. Hastalar rahatlayınca başımızdaki “memurlar” da rahatlıyorlar. Bir zaman “öğlen teneffüsünde” dolaşırken bakışları yerde, ağlaşan bir grup hastaya denk gelmiştim. Neyiniz var diye sorunca, tımarhanemizin demirbaşlarından Murtaza Amcanın kanser olduğunu söylediler. Kesilmek bilmeyen öksürükleri neticesinde sevk edildiği üniversite hastanesinden geliyordu bu haber. Akciğer kanserine yakalanmış. Murtaza Amca otuz senedir buradaymış. Otuz sene… Otuz sene boyunca doktorlar, hemşireler, değişen tedaviler, değişmeyen ilaçlar… Ve sonunda akciğer kanseri… Otuz sene boyunca dört duvar arasına kıstırılmış, güneş ışığı bir lütufmuşçasına yalnız günün belli saatlerinde önüne sunulmuş, kavga, gürültü çıkartmasın diye eline küflenmiş tütünden bolca tutuşturulmuş Murtaza Amca… “Allah’ın işi” demişti oradaki genç hastalardan biri. Ben bu lafı duyunca kendimi kaybetmiş, ağız dolusu, sarsıla sarsıla gülmüştüm. Hastalar tedirgin, suratıma bakmış, sonra onlar da bana katılmıştı. O halimizi uzaktan gören ketum hastabakıcı Kudret’in bile dudağı seğirmeye başlamıştı, çok iyi hatırlıyorum. Az sonra ayıp bir şey yapıyormuş gibi elini ağzına kapatmış, gözlerini kaçırarak istemsiz bir gülme krizine tutulmuştu. O, deliliğimize gülüyordu. “Aman yarabbi, nereye düştüm” diyor, kendi haline gülüyordu. Oysa bizim abartılı kahkahalarımızın altında ne Kudret’in ne başkasının anlayamayacağı bir kara mizah vardı. Biz, Murtaza Amca’nın amansız hastalığına, muhtemel ölümünün saçmalığına gülüyorduk. Türü tehlikede olan bir hayvanın bin bir zahmet ve özenle kapatıldığı zindanda yitişine gülüyorduk. Bunca saçmalığın karşısında gülmek, kahkaha atmak iyi geliyordu bize kuşkusuz. Sonra işine dönüyordu herkes. Gülerken hep beraberdik, ancak düşünürken her seferinde yalnız kalıyordum. Belki onlar da düşünmek için çekiliyorlardı kendi köşelerine. Korkuyorlardı belki de: Onları yağmalayanlar, farkına varırlarsa düşünme yetilerini de pay edeceklerdi aralarında. Deli görünmek en büyük çabasıydı bu insanların. Dış dünyada gönüllerince yaşama hakkı verilmemiş bu insanlar, kendi kafalarının içinde özgür bir yaşamı seçmişlerdi.

Rıfat’ın dışarıda akrabaları vardı. Arada gelip görüyorlardı onu. Belli ki yoksul insanlardı. Bir keresinde doktora çıkıştılar Rıfat’ı taburcu etsin diye. Bir, iki hafta epey ısrarcı oldular. Tehlikeli değildi nasıl olsa. Doktor bu işe razı oldu.

Akşamüstü hastalar onu uğurlamak için toplanmışlardı. Rıfat’ı ilk kez o gün ağlarken gördüm. Çaresiz, üzgün bakışlar… Kimse sessizliği bölmeye cesaret edemiyor. Ancak, bir mahpusun koğuştan ayrılma sahnesi değildi bu. Elinde tahta valiziyle uzaklaşan Rıfat’ı seyreden gözlerde ne bir kıskançlık ne “özgürlüğe” dair bir arzunun esamesi okunuyordu. Rıfat kendine ağlıyordu, onlar Rıfat’a ağlıyordu. Acayip bir havaydı. Bir “delinin” tahliyesi, hakkaniyetli bir yoldaşı kaybetmenin sancısını veriyordu yüreklere. O günden sonra, taburcu olma ihtimali daima bir korku yarattı bende. Çünkü o gün, soğuk duvarların çevrelediği mahzun suratlarda ruhumu titreten bir keşfe imza attım: İnsanlık. Dillere pelesenk olmuş iğreti gösterişlerden bahsetmiyorum, hayır. Yürekte yaşanan, yürekte kalan bir insanlık… Dışarıda rast gelmeyi başaramadığım, tarihte ilk kez iki insanın bir araya gelmesiyle nesli tükenmiş bir çeşit insanlık…

Bahçedeydik. Aradan on gün geçmiş geçmemiş, Deli Rıfat tahta valiziyle kapıda belirdi. Sırtında soluk kahverengi bir ceket… Tıraş olmuş, seyrek saçlarını sol tarafa doğru taramıştı. Belli ki özenmişti. Birden herkes, önceden anlaşmış gibi ayağa kalkıp alkış tutmaya başladı. Rıfat utana sıkıla yaklaşırken, “memurlar” bile bu görüntüyü alkışlamaktan kendilerini alamadılar. Onlar için ufak bir jestti. “Deliler” içinse zorlu bir çarpışmadan sağ çıkmış yoldaşın dönüşü kutlanıyordu sevinçle. 

Deli Rıfat’ı kollarından yakalayıp hınçla, manasız bir öfkeyle kendi gerçekliklerine çekmeye çalışan insanlar ona en büyük kötülüğü yaptılar. Çarpık yapılaşmanın yegâne örneğiydi Deli Rıfat. Gecekondusunu bir gece ansızın yıktılar. O, halen içerideyken… Yıkıntıların arasından sürünerek çıkması tatmin etmedi kimseyi. Ya ölecek, ya biz gibi yaşayacak, dediler. Serde delilik var ne de olsa; Rıfat şimdi manzaralı bir gecekondu inşa ediyor kendine.

 

Cengiz Baykurt

Deli Rıfat | Öykü” için bir yanıt

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s